Love Peace and Harmony

۞ ∞ United For Evolution ∞ ۞

ANLAM / OSHO - YARATICILIK

Hayatın kendi başına bir anlamı yok. Hayat bir anlam yaratma fırsatıdır.

Anlamın, keşfedilmesi değil, yaratılması gerekir. Anlamı, ancak onu yaratırsan bulursun. Burada bir çalının arkasında değil. Yani sağına soluna bakınca, biraz arayınca bulamazsın. O bulunacak bir kaya gibi durmuyor. O, yaratılacak bir şiir, söylenecek bir şarkı, edilecek bir danstır.

Anlam bir danstır; taş değil. Anlam müziktir. Onu ancak yaratırsan bulursun. Bunu unutma.

Milyonlarca insan, anlamın keşfedileceği gibi aptalca bir fikir yüzünden anlamsız bir hayat sürüyor. Sanki anlam zaten oradaymış gibi. Bir perdeyi çekince karşında. Anlam, işte burada. Hayır, böyle değil.

Unutma, Buddha hayatın anlamını buldu, çünkü yarattı. Ben buldum, çünkü yarattım. Tanrı, bir nesne değil; bir yaratımdır. Onu ancak yaratanlar bulur. Ve anlamın keşfedilecek bir şey olmaması çok güzel. Aksi halde, bir insan onu keşfederdi ve sonra başkalarının keşfetmesine ne gerek kalırdı. Dinî anlam ile bilimsel anlam arasındaki farkı görüyor musun? Albert Einstein izafiyet teorisini keşfetti. Şimdi onu tekrar tekrar keşfetmen gerekiyor mu? Eğer tekrar tekrar keşfediyorsan, aptalın tekisin. Ne gerek var? Bir adam keşfetmiş. Sana haritayı vermiş. Onun yıllarını almış olabilir. Ama senin anlaman birkaç saat sürer. Üniversiteye gidip öğrenebilirsin.

Buddha da bir şey keşfetti. Zarathustra da bir şey keşfetti. Ama bu Einstein’ın keşfi gibi değil. Zarathustra’nın izinden gidip, onun haritasını kullanarak bulacağın bir şey değil. O şekilde asla bulamazsın. Senin bir Zarathustra olman gerekir. Aradaki farkı gör.

İzafiyet teorisini anlamak için bir Albert Einstein olmana gerek yok. Sadece ortalama zekâya sahip olman yeter. Eğer çok geri zekâlı değilsen anlarsın.

Ama Zarathustra’nın anlamını kavramak için, bir Zarathustra olman gerekir. Daha azı yetmez. Onu tekrar yaratman gerekir. Her bireyin Tanrıyı, anlamı, gerçeği, doğurması gerekir. Her insanın hamile kalıp, o doğum sancılarını yaşaması gerekir. Her insanın onu rahminde taşıyıp, kendi kanıyla beslemesi gerekir. Ancak o zaman keşfedebilir.

Eğer hayatta bir anlam görmüyorsan, onun gelmesi için pasif bir şekilde bekliyor olmalısın. O zaman asla gelmez. Geçmiş dinlerin fikri buydu. Anlam zaten oradaydı. Ama değil. Onu yaratacak özgürlük orada. Onu yaratacak enerji orada. Tohum ekip, ekini biçmek için gerekli tarla orada. Hepsi orada. Ama anlamın yaratılması gerekir. O yüzden yaratmak, bu kadar büyük bir keyif, bu kadar güzel bir macera ve bu kadar heyecanlı bir şeydir.

O yüzden ilk olarak, dinin yaratıcı olması gerekir. Şu ana kadar din, çok pasif, hatta durağan kaldı. Dindar bir insanın yaratıcı olmasını beklemezsin. Onun oruç tutmasını, mağarada oturmasını, sabah erken kalkıp mantra söylemek gibi aptalca şeyler yapmasını beklersin. Ve o zaman tatmin olursun. O ne yapıyor? Uzun oruçlar tuttuğu için onu övüyorsun. Belki adam mazoşist. Belki kendine işkence yapmaktan hoşlanıyor. Buz gibi soğukta çıplak oturuyor ve sen onu takdir ediyorsun.

Ama ne gerek var? Ne gibi bir değer var? Dünyanın bütün hayvanları soğukta çıplak oturur. Onlar aziz değil. Ya da sıcakta, güneş altında oturur; ve sen onu takdir edersin. “Baksana, ne kadar dindar bir adam,” dersin. Ama o ne yapıyor? Dünyaya katkısı ne? Bu dünyaya nasıl bir güzellik kattı? Herhangi bir değişiklik yarattı mı? Dünyayı biraz daha tatlı, biraz daha hoş yaptı mı? Hayır, bunu sormuyorsun.

Şimdi sana söylüyorum; bu soruyu sormalısın. Bir insanı şarkı yarattığı için öv. Bir insanı güzel bir heykel yarattığı için öv. Bir insanı çok güzel flüt çaldığı için öv. Bundan sonra, dinî kriterlerin bunlar olsun. Bir insanı çok güzel sevdiği için öv. Sevgi bir dindir. Bir insanı, onun sayesinde dünya daha zarif olduğu için öv. Oruç tutmak, mağarada oturmak, kendine işkence etmek ya da çivili yatakta yatmak gibi aptalca şeyleri unut. Bir insanı çok güzel güller yetiştirdiği için öv. Dünya onun sayesinde daha renkli olmuştur. O zaman anlamı bulursun. Anlam yaratıcılıktan ortaya çıkar. Din daha şiirsel, daha estetik olmalıdır.

İkinci şey ise şudur: Bazen bir sonuca ulaştıktan sonra anlamı aramaya başlarsın. Bir sonuca ulaştıktan sonra ararsın. Anlamın ne olması gerektiğine karar vermişsindir. Ama sonra onu bulamazsın.

Arayışın saf olması gerekir. Arayışın saf olması gerekir derken neyi kastediyorum? Herhangi bir yargıya sahip olmadan. Kafanda herhangi bir beklenti bulunmadan.

Nasıl bir anlam arıyorsun? Eğer belirli bir anlam aramaya çoktan karar verdiysen onu bulamazsın. Çünkü daha en baştan arayışın kirlenmiştir. Arayışın saf değildir. Sen kararını çoktan vermişsin.

Örneğin, eğer bir adam benim bahçeme gelip, burada elmas bulacağını düşünüyorsa, ancak o zaman bu bahçe güzeldir. Ve elmas bulamadığı zaman, bahçede bir anlam olmadığını söyler. Etrafta birçok güzel çiçek, bir sürü öten kuş, bir sürü renk, ağaçlar arasından esen rüzgâr, kayalar üstünde yosun vardır. Ama o bir anlam göremez. Çünkü aklında belirli bir fikir vardır. Elması bulmalıdır. Ancak o zaman bir anlam olacaktır. Kendi fikri yüzünden anlamı kaçırmaktadır.

Bırak arayışın saf olsun. Sabit bir fikirle hareket etme. Çıplak ol. Açık ve boş ol. O zaman sadece bir anlam değil, binlerce anlam bulacaksın. O zaman her şey anlamlı gelecek. Güneşin altında parlayan renkli bir taş ya da etrafında küçük bir gökkuşağı yaratan çiğ damlası. Ya da rüzgârda dans eden küçük bir çiçek. Sen hangi anlamı arıyorsun?

Bir sonuçla başlama. Aksi halde başlangıçta yanlış yapmış olursun. Yargısız arayışa gir. İnsanlara sürekli “Eğer gerçeği bulmak istiyorsan, bilgini bir kenara koy. Bilgili insan asla bulamaz. Bilgisi bir barikat olur,” derken, bunu kastediyorum.

Goldstein, hayatında bir tiyatroya gitmemişti. Çocukları yaş günü için ona bir bilet hediye etti.

Temsilden sonra evine geldiler ve heyecanla nasıl bulduğunu sordular. “Tamamen saçmalıktı,” diye yanıtladı. “Kız arzu ederken, adam istemiyordu. Adam arzu ederken, kız istemiyordu. İkisi de istediği zaman perde kapandı.”

Şimdi, eğer sabit bir fikrin varsa, o zaman sadece onu ararsın. Sadece onu ararsın. Ve bu zihin darlığı yüzünden diğer her şeyi ıskalarsın.

Anlam yaratılmalıdır. Ve anlam önyargısız aranmalıdır. Eğer bilgini bir kenara koyabilirsen, hayat birden renklenir. Bütün renkler canlanır. Ama eğer sürekli yazıtları, kitapları, teorileri, doktrinleri, felsefeleri sırtında taşıyorsan, bunlar içinde kaybolursun. O zaman her şey karışır. Çorbaya döner. Neyin ne olduğunu bile hatırlayamazsın.

Zihnin çorba gibi. Onu temizle. Boşalt. En iyi zihin, boş zihindir. Ve sana boş zihin şeytanın atölyesidir diyenler, aslında şeytanın ajanlarıdır. Boş bir zihin Tanrıya her şeyden daha yakındır. Boş zihin şeytanın atölyesi değildir. Şeytan düşünce olmadan hiçbir şey yapamaz.

Şeytan, boşlukta hiçbir şey yapamaz. Boşluğa girmesi mümkün değildir.

Zihninde ne kadar çok düşünce var. Hepsi karışmış. Hiçbir şey net görünmüyor. Birçok kaynaktan o kadar çok şey duymuşsun ki, zihnin bir canavara dönüşmüş. Ve hatırlamaya çalışıyorsun. Sana hatırlaman söylendi. “Unutma.” Ve doğal olarak, bu ağır yük yüzünden hatırlayamıyorsun. Birçok şeyi unuttun. Birçok şeyi hayal ettin ve kendinden kattın.

Bir İngiliz, Amerika’yı ziyaret ederken bir ziyafete katılmış. Ve ev sahibinin şu konuşmayı yaptığını duymuş: “Hayatımın en mutlu anı şerefine. Onu başka bir adamın karısının kollarında buldum. Annemin.”

“Ne güzel bir söz,” diye düşündü İngiliz. “Bunu hatırlayıp, daha sonra kullanmalıyım.”

Birkaç hafta sonra İngiltere’ye döndü ve bir kilise yemeğinde, kadeh kaldırma konuşmasını onun yapmasını istediler. O da kalabalık salonda büyük bir coşkuyla konuşmaya başladı.

“Hayatımın en mutlu anı şerefine. Onu başka bir adamın karısının kollarında buldum.”

Uzun bir sessizlikten sonra, kalabalık huzursuz olmaya başladı. Ve konuşmacıyı süzmeye başladı. Konuşmacının arkadaşı ona eğilip fısıldadı: “Ne demek istediğini hemen açıklasan iyi olur.”

Konuşmacı, “Tanrım!” diye bağırdı. “Kusura bakmayın. Kadının adını unuttum.”

Bu yaşanıyor. Etrafın bunu dedi, Lao Tzu şunu dedi diye hatırlıyorsun. İsa’nın ne dediğini, Muhammed’in ne dediğini hatırlıyorsun. Birçok şey hatırlıyorsun ve hepsi karışmış durumda. Kendi başına tek bir söz bile söylememişsin. Eğer kendine ait bir şey söylemezsen, anlamı kaçırırsın.

Bilgiyi bırak ve daha yaratıcı ol. Unutma, bilgi toplanır. Bir yaratıcılığa gerek kalmaz. Sadece alıcı olman yeterli. Ve insan buna dönüşmüştür. İnsan bir izleyiciye indirgenmiştir. Gazete okur, İncil okur, Kuran okur, Gita okur. Sinemaya gider. Oturur, filmi izler. Futbol maçına gider. Ya da televizyonunun karşısına oturur. Radyo dinler, falan filan. Günde yirmi dört saat, herhangi bir katılıma girmeden sadece izleyici olur. Başkaları bir şeyler yaparken, o sadece oturup izler. İzleyerek anlamı bulamazsın.

Binlerce sevgiliyi sevişirken görebilirsin. Ama sevginin ne olduğunu bilmezsin. O, orgazmik yalnızlığı izleyerek bilemezsin. Katılımcı olmak zorundasın. Anlam, katılmakla ortaya çıkar. Hayata katıl. Mümkün olduğunca derinden ve bütünüyle katıl. Katılım için her şeyi riske et. Eğer dansın ne olduğunu bilmek istiyorsan, bir dansçıyı izlemeye gitme. Dans etmeyi öğren. Dansçı ol. Eğer herhangi bir şeyi bilmek istiyorsan, katıl. Bir şeyi bilmenin gerçek, doğru ve özgün yolu budur. O zaman hayatında birçok anlam olacak. Ve sadece tek boyutlu değil, çok boyutlu anlamlar. Anlam yağmuruna tutulacaksın.

Hayatın çok boyutlu olması gerekir. Ancak o zaman anlam vardır. Hayat asla tek boyutlu değildir. Bu da bir sorun. Eğer biri mühendis olursa, her şeyin bittiğini düşünür. Kendini mühendis kimliğiyle tanımlar. O zaman hayatı sadece mühendislik olur. Milyonlarca seçenek varken, o sadece tek bir yolda ilerler. Sıkılır. Bunalır. Yorulur. Heyecanını kaybeder. Sadece ölümü bekler. Bu durumda nasıl bir anlam olabilir?

Hayatta daha fazla ilgi alanların olsun. Sadece bir iş adamı olma. Bazen oyun da oyna. Sadece doktor ya da mühendis; müdür ya da profesör olma. Mümkün olduğunca çok şey olmaya çalış. Kâğıt oyna; keman çal. Şarkı söyle; fotoğraf çek. Şair ol; hayatta mümkün olduğunca çok şey bul. O zaman zenginliğe sahip olursun. Ve anlam, zenginliğin yan ürünüdür.

Sokrat hakkında çok anlamlı bir hikâye duydum:

Sokrat, hücresinde ölümünü beklerken sürekli, “Sokrat, müzik yap,” diye onu zorlayan rüyalar görmeye başlar. Yaşlı adam her zaman felsefe yaparak sanata hizmet ettiğini düşünürdü. Ancak, o gizemli sesin teşviki ile hikâyelerini dizelere dönüştürdü; Apollo’ya bir ilahi adadı ve flüt çaldı.

Ölüm soluğunda felsefe ve müzik bir an için el ele tutuştu. Ve Sokrat daha önce hiç olmadığı kadar mutlu oldu. O, hayatında flüt çalmamıştı. İçinde bir şey ısrar ediyordu. “Sokrat, müzik yap.” Ölüm bu kadar yakınken, çok saçma görünüyordu. O daha önce hiç flüt çalmamış, hiç müzik yapmamıştı. Varlığının bir parçası boğulmuş durumdaydı. Evet, Sokrat gibi bir adam bile tek boyutlu kalmıştı. İnkâr edilen boyut ısrarcıydı. “Bu kadar mantık yeter. Bir parça müzik sana iyi gelir. Denge getirir. Bu kadar tartışma yeter. Biraz da flüt çal.” Ve ses o kadar ısrarcıydı ki, ona teslim olmak zorunda kaldı.

Havarileri çok şaşırmış olmalı. “Yoksa delirdi mi? Sokrat flüt mü çalıyor?” Ama benim için bu çok önemli. Müzik çok güzel olmayabilir. Çünkü daha önce hiç çalmamıştı. Tamamen amatörce ve çocuksu olmuş olmalı. Ama yine de, bir tatmin yarattı. Bir köprü oluşturdu. Artık tek yönlü değildi. Belki de hayatında ilk kez anını yaşadı. Belki de hayatında ilk kez, mantıklı bir açıklama getiremeyeceği bir şey yaptı. Aksi halde o çok rasyonel bir adamdı.
'
Geçen gün, büyük Hassid mistiği Baal Şem hakkında bir hikâye okudum.

O gün tatildi ve Hassidler dua edip, birlikte dans etmek için, usta ile satsang yapmak için toplanmıştı.

Bir adam özürlü çocuğu ile gelmişti. Oğlunun yanlış bir şey yapmasından çekiniyordu. Ve o yüzden sürekli onu kolluyordu. Dualar okunurken, çocuk babasına sordu: “Bir düdüğüm var, onu çalabilir miyim?” Baba, “Kesinlikle olmaz. Düdüğün nerede?” diye sordu. Çocuğunun onu dinlemeyeceğinden korkuyordu. Çocuk babasına cebindeki düdüğü gösterdi. Ve baba bir gözünü çocuktan ve o cepten ayırmadı. Sonra dans başladı. Ve baba da unutup, dans etmeye başladı. Hassidler dans eder. Keyifli insanlardır. Yahudiliğin kremasıdır. Yahudiliğin özü onlarla birlikteydi. O deli insanlarla.

Herkes Tanrıya dua edip dans ederken, artık çocuk kendini tutamadı. Cebindeki düdüğü çıkartıp üfledi. Herkes şoke olmuştu. Ama Baal Şem geldi, çocuğa sarıldı ve şöyle dedi: “Dualarımız duyuldu. Bu düdük olmadan hepsi bir hiçti. Çünkü burada kendiliğinden yapılan tek şey bu oldu. Diğer her şey ayinseldi.”

Hayatının ölü bir ayine dönüşmesine izin verme. Açıklanamayan anlar olmasına izin ver. Bırak bazı şeyler gizemli kalsın. Neden gösteremediğin şeyler olsun. İnsanların, senin biraz çılgın olduğunu düşünmelerini sağlayacak bazı eylemlerin olsun. Yüzde yüz akıl sağlığı yerinde bir adam, ölü bir adamdır. Yanında bir parça çılgınlık olması her zaman büyük bir keyif getirir. Arada bazı çılgınlıklar da yap. O zaman anlam mümkün olabilir.

OSHO - Yaratıcılık

Views: 399

Comment

You need to be a member of Love Peace and Harmony to add comments!

Join Love Peace and Harmony

Comment by Selin on February 4, 2009 at 12:06am
Osho dokturmus yine bu paylasim icin cok sagol elif...

© 2019   Created by David Dogan Beyo.   Powered by

Badges  |  Report an Issue  |  Terms of Service